TİYANŞAN

Ükücülüğü ve Ülküdaşlığı Tatmak İçin...
 
Anasayfa::.ANASAYFA.::SSSAramaKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yapBAŞBUĞ

Paylaş | 
 

 HACI OSMAN DEMİR

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
cCcebru28cCc
TUĞGENERAL
TUĞGENERAL
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 152
Yaş : 28
NERDEN : Berlin
İŞ/HOBİLER : Öğrenci
KİŞİSEL MESAJ : ...Tanri Dagi Kadar Türk, Hira Dagi Kadar Müslüman...
Kayıt tarihi : 04/08/08

MesajKonu: Geri: HACI OSMAN DEMİR   Ptsi Ağus. 18, 2008 10:26 pm

Ali kısa süre önce açılan Ülkü Ocakları Yenidöşeme Mahallesi Dedekorkut Kitap Lokali başkanı olan Metin Ersoy’u tanıyordu. Hemen oracığa çöküverdi içinde “inşaallah bir şey olmaz” diyordu. Çünkü, Eyüp Gökçen rahmetli olduğunda da aynı şeyler olmuştu. Ona da kan vermek için Numune Hastahanesi’ne koşmuştu.
İki Yıl Sonra
1979 senesinin sonlarında Adana’da olaylar artık önü alınamayacak kadar büyümüştü. Anarşi adeta bir yangın olmuş bütün şehri kanla yakıyordu. Her Allah’ın günü bir Ülkücü saldırıya uğruyordu. Analar gözleri yaşlı, babalar endişeli bir halde akşamın olmasını bekliyorlardı. Sanki olaylar gece bitecekmiş gibi...

O kadar ki, Adana iki yıl içinde adeta komünistlerin mezbahası haline gelmişti. Önce okullarda başlayan kızıl terör hemen mahallelere sıçramış ardından “kurtarılmış bölge”lerin sınırları çizilmiş ve nihayet fabrikalarda Ülkücü işçiler kıyıma uğramışlardı.

Koca Adana’da Ülkücülerin gidebileceği sadece bir mahalle kalmıştı. O da şehrin tam merkezindeki Tepebağ mahallesiydi. Hemen hergün polis ve asker bu mahalleyi basıyor, girdikleri evleri arama bahanesiyle halaç pamuğundan farksız bir şekilde darma dağın ediyorlardı. Şehrin diğer kesimlerinde, bir kaç sokak veya bir caddenin üzerindeki küçük bir bölüm haricinde direniş noktaları da kalmamıştı. Buralar gerçek savaşları aratmayan silahlı çatışmalara sahne oluyordu. Önce polisler gelip buraları basıyor, gözlerine kestirdikleri gençleri çeşitli bahanelerle toplayıp karakollara götürüyorlar ardından daha polis ve asker oradan ayrılır ayrılmaz komünist militanlar gruplar halinde oraya geliyorlardı. Böylece işgalcilerle direnişcilerin mücadelesi başlıyordu. O kadar ki, kimi yerlerde artık kadınlar av tüfekleri ile genç kızlar taşlarla bunlara karşı koyuyorlardı. Adana can pazarına dönmüştü. Dedekorkut Kitap Lokali de işte bu az sayıdaki direniş noktalarından birindeydi.

Ali, tamamen komünistlerin kontrolünde olan bir mahallede oturduğu için evine gidemiyordu. Bu sebeple Yenidöşeme mahallesinde kalmaya başladı. Tanıdığı 3-5 arkadaşı ona sahip çıkmış yanlarında kalmasına müsaade etmişlerdi. Ali bu mahallede Mustafa isminde biri ile arkadaş olmuştu. Askerden yeni gelmiş olan Mustafa samimi, dürüst, kendi halinde biriydi. Çoğunlukla birlikte gezerlerdi. Ali, annesiyle buluşmak için çarşıya gittiği zamanlar Mustafa’yı da yanında götürürdü. Bu buluşmalar Tepebağ mahallesinde olurdu.

Bir defasında Ali yine annesiyle buluşacaktı. O gün Mustafa ile birlikte Tepebağ mahallesine gittiler. Ali’nin annesi Ötüken adı verilen bir bekar evinde onları bekleyecekti. İki arkadaş Cemal Gürsel Caddesi’ndeki eve vardıklarında Ali’nin annesinin geleli epey olduğunu anladılar. Çünkü, kadıncağızı tülbentini başına dolamış, eteklerini toplamış vaziyette bütün evi tepeden tırnağa temizlerken buldular. Ali gözü yaşlı annesiyle kucaklaşırken Mustafa da dişlerini sıkmış kadere lanetler yağdırıyordu. Az sonra hasret giderme faslı bitince Ali ve Mustafa kadıncağıza yardım etmeye başladılar. Yarım saat sonra temizlik işi bitmiş evin içinden bir sürü pislik toplanmıştı. Ali’nin annesi,

-Çocuklar ellerinizi yıkayın hemen buraya gelin,

diye çağırınca çöpleri dışarı atmayı daha sonraya bırakıp annenin hazırladığı masaya oturdular. Ali’nin annesi gelirken evde yaptığı yemekleri sefertaslarına doldurup getirmişti. İki arkadaş iştahla bu lezzetli yemekleri yediler. Ardından demlenen çaylar içildi. Bu arada anne onlarla sohbet ediyordu. Bir müddet sonra ikisini de öperek vedalaşıp evine gitti. Giderken, kapının arkasında duran çöpleri göstererek,

-Bunları mutlaka dışarı koyun. İçinde küflü ekmekler ve yemek artıkları var sonra bütün ev kokar, hatta fare dahil bütün haşerat eve dolar,

diye tembihlemişti. İki arkadaş sigaralarını tüttürdükten sonra çöpleri dışarı taşımaya başladılar. Kapının yan tarafında bir sürü bez parçaları yığılıydı. Mustafa çöplerle beraber bunları da atmaya başlamış bir taraftan da “-Yahu bunlar rutubetten küflenmiş amma da pis kokuyorlar...” diye söyleniyordu.

Ali bir ara pankart olduğunu anladığı bu bezlerden birini bakmak için öylesine alıp açtı. Bir kenarı rutubetten ıslak rengini kaybetmiş koca bezde bir resim vardı galiba. Bu sırada Ali’yi gören Mustafa,

-Pis şeyleri elleme, sonra hasta olursun

diyerek beze bir tekme savurdu ama ayağı bir başka beze takıldığı için az kaldı düşecekti. O tiksinerek ayağını bezlerden kurtarmak isterken Ali’nin ucunu açtığı pankartın o köşesinde DEMİR yazısı okunuyordu. Mustafa,

-Bak burda benim soyadım yazılı dedi gülerek...

-Açıp bakalım yaa.. İçinde bir resim var sanırım, dedi Ali.

-Tamam ama baksana çok pis bu.

Mustafa bunu söylerken ayağının ucuyla bezin isim yazan kenarını açmaya çalışıyordu. Biraz uğraşınca bir birine yapışmış katlar açıldı. OSMAN DEMİR.... HACI OSMAN DEMİR... yazısı tamaen ortaya çıkmıştı.

Mustafa bu ismi okuyunca donup kaldı. Hareket etmediği gibi bir tek kelime de konuşmuyordu. Ali,

-Aaaa, bu herhalde bizim şehit Hacı Osman Demir’in resmi...

derken Mustafa da yavaşca yere çömeldi. Adeta incitmekten korkar gibi bez pankartı açmaya başladı. Evet, bu şehit Hacı Osman Demir’in resmiydi.

Mustafa birden az önce tekme savurmaya kalktığı küflü pankart bezini iki eliyle kucaklayarak yüzüne gözüne sürmeye sesli sesli ağlamaya başlamıştı. Bir taraftan da

-Bu benim gardaşım, bu benim gardaşım... diyordu.

Ali, Mustafa’nın bu davranışına bir mana verememişti. Ama şehadetinden bir gün önce beraber olduğu Hacı Osman ile bu şekilde tekrar karşılaşmak onu da etkilemişti.

Mustafa sakinleştikten sonra sanki kutsal bir emaneti tutuyor gibi dudakları kıpır kıpır dualı bir vaziyette pankartı düzeltip dürmeye başladı. Ali de ona yardım ediyordu.

İki arkadaş Denizli mahallesine doğru giderlerken Mustafa yolda Ali’ye Hacı Osman’ın kardeşi olduğunu ve onun kendisi askerdeyken şehit edildiğini anlatıyordu. O gece iki arkadaş her şeyi göze alıp Mustafa’nın evine gittiler. Mustafa, Ali’yi Yaşar dayı ve Sultan teyze ile tanıştırdı. O günden sonra da Ali, o evin bir çocuğu sayıldı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
cCcebru28cCc
TUĞGENERAL
TUĞGENERAL
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 152
Yaş : 28
NERDEN : Berlin
İŞ/HOBİLER : Öğrenci
KİŞİSEL MESAJ : ...Tanri Dagi Kadar Türk, Hira Dagi Kadar Müslüman...
Kayıt tarihi : 04/08/08

MesajKonu: HACI OSMAN DEMİR   Ptsi Ağus. 18, 2008 10:26 pm



HACI OSMAN DEMİR - 18.03.1978

YIL 1978 …
CHP Hükumeti’nin kurulmasıyla birlikte bütün Türkiye’de olduğu gibi Adana’da da sanki bir yerlerden düğmeye basılmış gibi ortalık bir anda ateş ve kan deryasına dönmüştü. Devrimci gruplar başta yüksekokullarda olmak üzere bütün liselerde planlı bir saldırıya geçerek okullardaki Ülkücü öğrencileri dövmeye okullara sokmamaya başlamışlardı. Bir kaç okuldaki cılız direniş de günler geçip olaylar cinayet boyutuna ulaşınca çözülmüş, okullar tamamen Devrimcilerin kontrolüne girmeye başlamıştı.

Adana Ülkü Ocakları her yerden atılan Ülkücü öğrencilerin sığındığı, bu kızıl afete karşı neler yapılabileceğinin tartışıldığı yerlerden biriydi. İki ay gibi kısa bir sürede Adana’da -İmam Hatip gibi bir kaç okul istisna- hiç bir okulda Ülkücü öğrenci kalmamıştı. Bunların bir kısmını aileleri başka şehirlerdeki akrabalarının yanına göndererek orada okutmaya çalışıyor, bir kısmı da –daha çok köylü çocukları- ortalık düzelene kadar okumaya ara vermeyi tercih ediyorlardı.

Mart ayı başında özellikle Erkek Lisesi ve çevresindeki meslek liselerinde okula devam edebilen tek bir Ülkücü öğrenci kalmamıştı. Ülkü Ocakları sosyal bir kaosa dönüşen bu olayı gerek devlet ve gerekse kamuoyu nezdinde protesto etmek için Adana genelinde okula gidemeyen bütün öğrencilerin katılacağı bir yürüyüş düzenledi.
Kuruköprü Meydanı’nda toplanan yaklaşık iki bin kişilik bu grup o gün ellerinde durumlarını anlattıkları birer dilekçe ile valiliğe doğru yürüyüşe geçtiler. Fakat düzenli bir şekilde ilerleyen bu gruba ilk saldırı Yenicami’yi geçer geçmez polisler tarafından yapıldı. Coplarla saldıran polisler grubu dağıtmaya çalışıyorlardı. Kafalara coplar iniyor ama grup bir türlü dağılmıyordu. Grubun liderliğini yapanlar polis amirleri ile kanunsuz bir eylem içinde olmadıklarını tartışırlarken bu hamleleri savuşturmayı başaran grubun büyük bir kısmı sloganlar atarak Küçüksaat Meydanı’na ulaşmıştı.

Az sonra grup liderlerinden birisi herkesin duyabileceği bir şekilde “topluca gitmemizi istemiyorlar, herkes Valiliğe kadar ikişer üçer kişi yürüyecek şekilde dağılsın” anonsunu yapınca gruptakilerden büyük bir kısmı Büyük Postahane’nin önünden Kızılay Caddesi’ne ve Özler Caddesi’ne yönelirken bir kısmı da ara sokaklara doğru dağıldılar.

Vilayet Binası polis kordonu altına alınmış, hiç kimsenin giremeyeceği bir şekilde korunuyordu. Az sonra yollarda polislerle mücadele ede ede Vilayet Binası’na ulaşabilen 500 kadar Ülkücü, bu defa Valilik makamına çıkmak için yeni bir mücadeleye giriştiler. Coplar patlıyor, bir birlerine kenetlenmiş gençler slogan atarak direnmeye devam ediyorlardı. Olaydan bir şekilde haberdar olarak Vilayet Binası önünde toplanan gezeteciler devamlı fotograf çekerken Valiliğin kocaman demir kapısı da kapatılmıştı. Vakit geçiyor, saatler ilerliyor, ortalık kararmaya başlıyordu. Bir türlü çözülmeyen direniş karşısında şaşırıp kalan Emniyet Müdürü, ister istemez araya girerken, bir taraftan da tehditler savurmayı ihmal etmiyordu.

-“İçinizden bir kişiyi dilekçelerinizi vermek üzere seçin, bu kişi sizi temsilen hem konuşsun hem de dilekçelerinizi versin. Bunu yapmazsanız hepinizi gözaltına alacağız...”
Bu tartışma ve itip-kakışmaların uzaması bir yerde iyi olmuştu. Çünkü, bir çok Ülkücü de başka yollardan Valiliğe ulaşmaya başlamıştı. Sayıları hızla artıyordu. İçlerinde birinin demir kapıya kadar gitmesine müsaade edildi. Kapıdaki 50 kadar polisin arasındaki kim olduğu bile anlaşılmayan bir adam kaparcasına dilekçeleri alarak binanın içinde kaybolunca grup tekrar slogan attı. Sesini valiye bir de böyle duyurma yolunu deniyorlardı.

-“Cevap istiyoruz!!!” diyorlardı.

Bu arada Hergün Gazetesi’nin muhabiri Saffet, grup lideri pozisyonundaki bir kaç kişiye

-“Biriniz çıkıp dilekçeyi burada okusun!!!” deyince işe bir de basın açıklaması boyutu eklenmiş oldu.

Genç bir Ülkücü, Valilik Binası’nın önündeki merdivenlerden bir kaç basamak yukarı çıkarak elindeki dilekçeyi okumaya başladı. Polisler saldırıyor, gazeteciler bir o tarafa bir bu tarafa savruluyor, gruptakiler ise bu Ülkücüyü korumak için polislerle mücadele ediyorlardı.

Dilekçenin okunması biterken beraber Valilik Binası’nın kapısı açıldı ve takım elbiseli bir adam öne doğru bir kaç adım ilerleyerek:

-“Okullarınıza gitmenizde hiç bir sakınca yoktur. Yarın herkes okuluna gidecek ve hiç bir kimsenin okula sokulmaması gibi bir durum olmayacaktır. Bir daha böyle uygunsuz eylemler yaparak devletin güvenliğini ülkenin huzurunu bozmayın. Devlet her zaman güçlüdür!”, dedi ve adeta uçarak geldiği kapıdan içeri kaçtı.

Ülkücüler, son olarak “can güvenliği isteriz”, “Okuma hakkımız engellenemez” ve “Zam, zulüm, işkence, işte CHP” sloganlarını atarak, dağıldılar.
Ali, Erkek Lisesi öğrencilerindendi. Okulda, kızıl tedhişin ilk hedeflerinden biri olmuş, okuldaki bir avuç Ülkücünün Mart ayına kadar süren ölümüne direnişine katılmıştı. Kafasının almadığı olaylar o kadar hızla gelişiyordu ki, küçük bedeni ile kıyaslanamayacak bu işlerin içinde nasıl olup da yer aldığına kendisi de şaşıyordu.

Yılbaşına kadar okulda küçücük bir devrimci grup ve Ülkücüyüm diyen bir çok insan varken Şubat ayı başında okul idaresinin değişip bir sürü genç öğretmenin göreve başlaması ile 15 Mart’ta okulun neredeyse tamamına yakını sol yumrukları havada derslere girmeyi reddedip okul bahçesinde İnternasyonal Marşı’ nı söylemesi, devrim yemini etmesi akıl alacak gibi bir şey miydi? Haftada bir kaç kere seminerlere katılmak için Ülkü Ocakları’na gittiklerinde salona sığmayan Ülkücü öğrenciler neredeydi peki? Erkek Lisesi anlaşılmayan bir yerdi vesselam...

O gün sınıfa girdiğinde bütün öğrencilerin üzerine saldırmasını anlayabiliyordu. Çünkü, fen bölümüne seçildikten sonra sınıfta kendinden başka Ülkücü olmadığını görmüştü. Bir kısmı eski arkadaşı olan gençler devrimcilik modasına uyarak sosyalist takılıyorlardı. Ama bütün sınıf nasıl olduysa o gün “vurun faşiste!!!” diyerek üstüne atılmıştı. O da belindeki palaskayı çekerek mümkün olduğunca kendini savunmuştu. Bu işin tılsımı neredeydi... O gün nasıl olmuş da bütün sınıf kendisine “vurun faşiste” diyecek kadar ajite edilmişti. Bir kaç gün sonra okulun Yüksek Disiplin Kurulu toplanmış, elli kadar öğretmenin çevrelediği salonun ortasına konan arkalıksız bir taburede savunması alınırken kimseden korkmedan çekinmeden

-Ben Ülkücüyüm, unutmayın koca ormanı yakan bir kıvılcımdır, derken disiplin kurulu üyeleri arasında oturan Ülkücü olduklarını bildiği bir kaç öğretmenin onu sanki ilk defa o gün orda görüyor gibi “Allah allaaa” der gibi hayret dolu bakışlarla süzmelerini anlayamıyordu. Aynı gün eve bir mektup yollamış ve Ali’nin velisi olan annesi oğlunun tastiknamesini alması için okula çağrılmıştı.

Bir ay önce spor öğretmeniyken nasıl olduysa bir gecede okul müdürü yapılan biri Ali’nin annesini tehdit ederken bir taraftan da ona acıyormuş numarası yaparak eline tastiknameyi tutuşturmak istiyordu.

-Bu çocuğun kanı bozuk..! Kıvılcım olup Ülkü ateşi yakacakmış... Bizi tehdit ediyor. Bak hanım, ben onu çok severim. Burda kalırsa bir kör kurşuna gidecek sonra söylemedi deme...

Ali’nin annesi bu lafların bir başını bir de sonunu anlayabilmişti.

-Benim oğlumun kanı da sütü de bozuk değil, esas kanı ve sütü bozuk olanlar komünistlerdir, sizlersiniz. Oğlum burda kör bir kurşuna gidecekse başka okul mu yok... Sizin gibi itlere yavrumu yedirtmem.... diyerek tastiknameyi elinden çektiği gibi alıp, okuldan çıkmıştı.


Kuruköprü’deki Ülkü Ocakları yüzlerce öğrenci ile doluydu. Derneğe ait iki kata da sığmayan gençler aşağıda öbek öbek toplanmışlar, yukarıdaki toplantıda alınacak kararları bekliyorlardı. Valilikten “Yarın herkes okuluna gidecek” denilmişti ya...O zaman her okulun öğrencilerini bir takım uyarılarla okula göndermek gerekiyordu. Ocak yöneticileri de öğrencileri bu uyarıları yapmak için toplamıştı. Ali bir elinde valiliğe veremediği dilekçesi diğerinde okuldan atıltığına dair tastikname ile mahzun bir halde Ülkü Ocakları nın önünde beklerken yanında ilk defa karşılaştığı arkadaşı ile konuşmaya başladı.

Düzgün kesilmiş, taralı saçlı, sırtında üstten iki düğmesi açık beyaz bir gömlek bulunan hafifçe asık bir surat ile karşılaştı.

- Hiç... dedi kısaca sonra sanki konuşmak mecburiyetindeymiş gibi bir duyguya kapılarak devam etti. “Bu ********ler ne yapmak istiyorlar anlamıyorum bir türlü...”

-Neden bahsediyorsun?

-Ya gardaşım az önce sen de Vilayet’te değil miydin?

-Evet oradaydım...

-Bunlar bizi kırdırmak istiyorlar

-Evet bu çok doğru, yarın okula gidilecek diyenler okullarda ne tedbir alacaklar... bilemiyorum

-Şimdi Ocağa gidip ne yapılacağını öğreneceğim. Gerçi beni okuldan attılar ama farketmez...

-Senin adın ne?

-Ali...

-Ya senin

-Hacı, herkes öyle der

-Nerde okuyorsun?

-Ben de okumuyorum, berber kalfasıyım

.........................
Bu iki genç Ülkü Ocakları’nın önünde bekleşirlerken tanışmışlardı. Ali, az sonra Ocak tarafından “yarın kesinlikle okullara gidileceği” kararının alındığını öğrenmişti. Hacı ile birlikte Kuruköprü Meydanı’nın ortasındaki yuvarlak çiçek tarhına oturdular. Yarım saat kadar sonra Ocak yöneticilerinden birisi aşağı inerek herkesi başına topladı.

-Yarın erkek lisesi ve meslek liseleri burada tek bir grup olup okullarına gidecekler... Herkes hazırlıklı olsun Valilik de özel polisiye tedbir alacak... Aynı şekilde okuldan çıkınca da toplu olarak buraya gelinecek... Şimdi dağılmadan önce burada gruplar halinde bir kaç slogan atın ve evlerinize gidin...

Az sonra 150-200 kadar genç sağ yumrukları havada “Ülkücü Hareket Engellenemez”, “Başbuğ Türkeş” sloganları atarken Ali ile Hacı da bas bas bağırıyorlardı. Gruplar dağılırken Ali arkadaşına nereye gideceğini sordu:

-Evimiz Denizli mahallesinde ama ben şimdi Meydan mahallesindeki ablama giderim. Sabahleyin de burada olurum, inşaallah, dedi.

-Ben yukarıdaki bizim okulun talebelerini bekleyip onlarla görüştükten sonra Erkek Talebe Yurdu’na gideceğim. İnşaallah yarın görüşürüz.

-İnşaallah gardaşım

-Ya hacı sen Meydan mahallesine gideceğim diyorsun, oralar kızıl komünist yatağıdır dikkatli ol, başına bir iş gelmesin

-Yok gardaşım Allah’ın izniyle bana bir şey olmaz, derken elini ileri doğru uzatıp Ali’nin o vakte kadar dikkatini çekmeyen katlanmış bir kese kağıdını gösterdi. Ali, ondan tabanca olduğunu o zaman anladı. Allah rastgetirsin gardaşım diyerek vedalaştılar.

Sabahleyin saat epey ilerlediği halde o okullarda olduğu düşünülen Ülkücülerin belki yarısı bile Ocağın önüne gelmemişti. Bir kısım arkadaşlara

-Burası ters düşüyor... O taraftan gelenler Güney Sanayi’nin orda bekleyecekler. Biz gidince o grupla birleşeceğiz diyerek morali yükseltmeye çalıştı.

300 kadar öğrenci İstiklal Caddesi’nden liselerin olduğu bölgeye doğru yürüyüşe geçytiğinde tedbir olarak bir kaç silahlı kişi önden gidiyordu. Kemal Matbaası’na gelindiğinde sağdan soldan patırtı kütürtüler de başlamıştı. Çünkü, köşebaşlarına nöbetçi olarak dikilen komünist talebeler sövmeye ve taş atmaya başlamışlardı. Bu grup diğer grupla birleşmek için Sabancı Yurdu’nun önü kararlaştırılırken bir kaç kişi de yan sokaktaki tren hattını takip ederek diğer gruptakilere ulaşıp onlara buluşma noktasını haber vermeye gittiler.

Yarım saat içinde Sabancı Yurdu’nun önü savaş meydanına döndü. İki Ülkücü grup yurdun önünde buluşmuş ve öncelikle sayı olarak çok büyük bir kalabalık oluşturan Endüstri Meslek Lisesi’nin öğrencilerini okula sokma denemesi yapılıyordu. Okulun kapısında ne bir polis ne de bir bekçi vardı. Hacı’nın dün söylediği sözler aklına geldi. Hacı nerede acaba diye düşünürken Motor Meslek ve Endüstri Meslek Lisesi’nin komünistleri korkunç bir saldırıya geçtiler. Taşlar savruluyor kimin kime vurduğu belli olmayan bir kör döğüşü başlamıştı bile...

Yurdun önündeki grubun bir kısmı o tarafa gidince geriye bir avuç Erkek Lisesi talebesi kalmış onlar da okulun yola açılan çıkış kapısından fırlayan bir sürü komünistin üstüne yürüyerek hamle yaptılar.

Ali cebine doldurduğu taşları savuruyor arkadaşları ile okuldan çıkan komünistlerin üstüne üstüne gidiyordu. Bu sırada bir polis sireni ötmeye başladı. Ali yolun kenarına çekilip ne oluyor diye etrafına bakınırken Eskiistasyon Polis Karakolu’nun nuh nebiden kalma jipinin arkalarından geldiğini gördü. Jip onların yanından geçip tam okulun kapısına gelince geniş caddede tam bir dönüş yaparak durdu ve jipten inen iki polis memuru arabadan çıkardıkları kazma sapları ile Ülkücülerin üzerine saldırdılar. Gruptan

-Bizi okula sokmuyorlar bizi taşlıyorlar, bak memur bey hala taş atıyorlar, avazelerini polisler duymuyorlardı bile ...

Peşlerine komünistlerin de takıldığı iki polis ellerinde sanki tırpan sallar gibi savurdukları kazma saplarıyla Ülkücülere giriştiler. Yavaş yavaş geri çekilip geri yurdun önüne geldiler. Sabahleyin burada beş yüz kişi kadardılar. Şimdi ise sayıları elli kişi bile değildi. Derken ortalığı birden silah sesleri kapladı. Etrafa bile bakmadan yere attı herkes kendini.

Ali olaylara hakim olamayan polislerin havaya ateş açtıklarını sanarak yere bile yatmadı. Nereden açıldığı kimlerin açtığı bu ateşler devam ederken Erkek Lisesi okul başkanı Hüseyin’in

-Erkek Liseliler bu tarafa !!! uyarısyla o da yolun diğer yanında bulunan tütün depolarına doğru gitti. Koca bir okaliptüs ağacının altında toplanan Erkek Liseliler on beş kişi kadar ancak vardılar. Hüseyin devamla

-Şimdi bütün Adana emniyeti buraya dolacak sakın ola ki, yakalanmayın. Okula girme teşebbüsümüz başarısızlıkla sonuçlandı hiç olmazsa bir de polise yakalanıp zayiat vermeyelim. Şimdi rahatça durum değerlendirmesi yapmak için herkes Ocağa gitsin, orada buluşalım, dedi.


Erkek Lisesi öğrencileri dağılıyordu. Gerçekten de iki saatten fazla bir süredir devam eden meydan savaşından farksız olaylar sırasında gelmeyen polis şimdi olay bastırmaya geliyordu. Ali oradan ayrılırken gerilerde koşarak gelen biri,

-Bizden biri vuruldu!!! diye bağırınca tekrar yurda doğru koşmaya başladı. Koşarken içi eziliyordu. Çünkü, ruhunu tuhaf bir duygu kaplamış kendini aynı “bizden biri vuruldu” dediklerinde aynı rahmetli Eyüp Gökçen’in vurulduğunda yanına doğru koştuğu günki gibi hissediyordu. Kim vuruldu acaba???

Ali, yurdun önüne geldiğinde ağzı burnu kan içinde olan bir kaç arkadaşını gördü. Nerede demeye kalmadan yerde göllenmiş kanları gördü.

-Kim vuruldu???

Kimse cevap vermiyordu.
-Polisler ve bir kaç arkadaş az önce alıp gittiler.

Çevre tamamen polis kordonu altına alınmıştı. Uzaklarda hala komünistlerin slogan sesleri geliyordu. Ali gözünden akan yaşları silerek oradan uzaklaşmaya çalıştı. Polisler onu kordonu aşarken durdurduğunda

-Abi, burada ne olmuş, diyerek safça soru sorması üzerine

-Defol..! diyen bir polisin tekmesini yiyerek kordonu aştı.

Ülkü Ocaklarına vardığında çaycı Mustafa’dan başka kimseyi bulamadı. O da herkesin kan vermek için hastahaneye gittiğini söylemişti.

-Mustafa abi, vurulan kim ?

-Valla tam bilmiyorum ama Hacı Osman diyorlar

-Hacı mı ??? Yoksa Denizli mahallesindeki Hacı mı?

-Tamam o olabilir çünkü, Metin Ersoy burda ağlıyordu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
HACI OSMAN DEMİR
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» İktidarın Girişimci Çocukları
» tarihimizden ibretlik kıssaslar

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TİYANŞAN :: ÜLKÜCÜ HAREKET :: ÜLKÜCÜ ŞEHİTLER-
Buraya geçin: