TİYANŞAN

Ükücülüğü ve Ülküdaşlığı Tatmak İçin...
 
Anasayfa::.ANASAYFA.::SSSAramaKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yapBAŞBUĞ

Paylaş | 
 

 İLAHİ RAHMETİN YEŞERTTİĞİ ÖLÜMSÜZ ŞEHİTLER

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
cCcebru28cCc
TUĞGENERAL
TUĞGENERAL
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 152
Yaş : 28
NERDEN : Berlin
İŞ/HOBİLER : Öğrenci
KİŞİSEL MESAJ : ...Tanri Dagi Kadar Türk, Hira Dagi Kadar Müslüman...
Kayıt tarihi : 04/08/08

MesajKonu: Geri: İLAHİ RAHMETİN YEŞERTTİĞİ ÖLÜMSÜZ ŞEHİTLER   Ptsi Ağus. 18, 2008 10:35 pm

Evirip Çevrilen Sevinçli ve Kederli Günler

İlâhî güzelliklerin bütün ihtişamıyla tecelli ettiği (yansıdığı) insan ruhu, bütün çirkinliklerin kaynağı olarak yaratılan nefis ile karıştırılınca, iyi ile kötü, güzel ile çirkin birbirine girerek dünyadaki (kuyudaki) insan oluşmuştur. Bu hâliyle insan ham petrole benzetilebilir. Bilindiği gibi, petrol ham durumda iken pek bir işe yaramaz. (Belki ancak yakmaya yarar). Akıl sâhibi insan ham petrolü rafinerilerde damıtarak özünde mevcut olan bileşenlerini ayrıştırır ve böylece benzin, mazot, benzen, gazyağı... vb. gibi ürünleri elde ederek yükselmenin ve refahın hizmetine vermesini bilir. İşte bunun gibi, özünde güzellik ve çirkinliğin birbirine karıştığı insanın mânâsı da madde âlemindeki zıtlıkların oluşturduğu hayatın yokuşlarında ısıtılarak, inişlerinde soğutularak, düzlüğünde dinlendirilerek damıtılıp (rafine edilip) ayrıştırılırsa, adam insanlaşarak Allah’ın rahmet ve bereketinin yansıma bulduğu kutsal bir varlık hâline gelir.

Hayatımızın inişleri sevinçli günlerimizi, yokuşları da kederli günlerimizi oluşturur. Kederli günlerimizde olayların yakıcı sıcaklığı içimize işleyerek mânevî damıtmayı başlatır. Sevinçli günlerimizin serinliği, ısıtma işleminin aşırıya kaçarak insanın özünü yakıp kül etmesini önlemede bir fren görevi yapar (amaç yemeği pişirmektir, yakmak değil). Genelde İslâm, özelde tasavvuf bu mânevî rafinasyonun sistemli bir şekilde yapıldığı uygulamalar bütünüdür.

Gerçekte, din böyle mânevî rafinasyon sonucunda yetiştirilen “çekirdek kadro”ların önderliğinde yaşar ve yaşanır. Onlar Allah’ın rahmetini mânâ âleminden maddî âleme taşıyan “rahmet çeşmeleri”dir. Eğer onlar olmasaydı ruh dünyamızla birlikte zâhir dünyamız da sahra çöllerine dönüşürdü. Onlar nefislerini eriterek erdikleri o yüceliklerde Allah’ın izni ile ilâhî iş ve oluşlara şâhit olan şehitlerdir. Bu “şehitler”, insanlara verecekleri hizmetler için aramızda bulunurlar. Bu sebepten onlar “zâhiren halkla, bâtınen Hak’la” olurlar. Yâni onlar “şehit yaşayan”lardır. Bu konuda Kur’an bize şu bilgileri veriyor:

“O sevinçli ve kederli günleri insanlar arasında evirip çeviririz, (bunda maksat), savaş (her türlü hak mücâdele) meydanlarında ihlâslı ve azimkâr müminleri diğerlerinden ayırt etmek ve sizden şehit edinmektir.” )

Bu uzun ve çileli yolun (büyük cihadın) dışında kestirme yoldan giderek aynı hedefe varmak mümkün müdür? Evet mümkündür.

Hızlı ve Kârlı Ticaret

Kestirme yoldan arınmış ve dirilmiş bir benliğe sâhip olarak peygamberler ve sıddıklardan sonra Allah katında üstün bir makama çıkmanın yolunu gösteren Allah Resûlü, bize Allah yolunda vatan ve millet için savaşların yapıldığı, hesapların kan, can ve kellelerle görüldüğü er meydanlarını işaret etmektedir.

Bilindiği gibi, ticarette kâr ve risk (tehlike) birbirinin yapışık ikizleridir. Tehlike ne kadar büyükse kâr da o kadar büyük olacaktır. Savaş alanları ise tehlikenin ve dolayısıyla kârın en yüksek olduğu sıcak ortam”lardır. Bu noktayı işaret eden peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) “Rızkın (Allah rızasının) onda dokuzu ticarettedir. Cesur olun ve ticaretle uğraşın” buyurmaktadır. Resûllullah’ın ilâhî kaynaklı “hikmetli” sözlerinin sâdece zâhir mânâlarını alıp bâtın (mânevî) mânâlarını görmemek (veya görmezlikten gelmek) cidden büyük bir (nan)körlüktür. Bu hadisin bâtın mânâsı, inananları Allah yolunda malları ve canlarıyla savaşa (büyük ve küçük cihada) çağırmaktadır.

Diğer taraftan Allah (c.c.), Kur’an’ında, “Yoksa, (savaş meydanlarında) Allah içinizden mücâdele edenlerle sabredenleri hiç belli etmeden (ayrıştırmadan), cennete girivereceğinizi mi zannettiniz?”(9) buyurarak esasında bütün inananların böyle sıcak ortamlarda hızlı bir rafinasyon ve arındırmaya tâbi tutulacaklarını bildirirken, şu âyette konuyu biraz daha açıklığa kavuşturmaktadır:

“Ey münâfıklar, Allah müminleri, üzerinde bulunduğunuz şu iyi ile kötüyü karıştırıcı hâlde bırakacak değildir. Nihâyet pisi temizden ayıracaktır...”(10)

İşte şehitler bu ayrıştırma (eleme) işleminde kalburun üstünde kalmayı başarmış mübârek ve mutlu insanlardır.

Ayrıca, Kur’an bize mücâdele ortamında arınarak şehit olanların, daha bu dünyaya gelmeden önce ruhlar âleminde iken, canlarını ve mallarını cennet karşılığında Allah’a sattıklarını açıkça bildirmektedir.

Şöyle ki:
“Allah yolunda düşmanları öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, Allah, cennet kendilerinin olmak karşılığında satın almıştır. Onlara vaad olan cennet haktır ki, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da sâbittir. Allah’dan ziyâde ahdine vefâ eden kimdir? O hâlde yaptığımız bu hayırlı alışverişten (ticaretten) dolayı sevinin. İşte bu, çok büyük bir saadettir.”(11)

Ezelde böyle bir antlaşma ve anlaşma imzalayan şanslı kişi, kader programının belirlediği hayat senaryosunun sıcak bir sahnesinde, meselâ bir hücum veya savunma anında, düşman tarafından şu veya bu âletle öldürülür ve böylece anlaşmanın gereği yerine gelmiş olur.

Öte Tarafa Geçiş

Allah yolunda öldürülerek nefs perdelerinden sıyrılan insanlar bütün haşmetiyle (Allah’ın izniyle) beliren öteleri görmeye, duymaya, tatmaya, kısacası yaşamaya başlarlar. İşte bu an, “öte”lere şâhit olmaya başlayan şehidin, kendisini karşılayan meleklerin sunduğu, mâhiyetini ancak tadanın bilebileceği “ilâhî rahmet” ile mânevî doyumun doruğuna ulaştığı muhteşem bir an’dır. Bu anı belirten Resûllullah (S.A.V.) şöyle buyurmaktadır: “Ölümle âhirete göçen hiçbir kimse tekrar dünyaya dönmek istemez, ancak şehitler müstesnâ. Onlar sayısız kere dünyaya gelerek her defasında şehit olmayı ve ölürken yaşadıkları o doyum anını tekrar tatmayı isterler.”

Diğer taraftan Kur’an bu anı ve sonrasını şöyle açıklamaktadır: “Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölürler sanma. Doğrusu onlar Rableri katında diridirler, cennet meyvalarından rızıklanırlar. Onlar Allah’ın kendilerine verdiği ihsandan (şehitlik rütbesinden) dolayı neş’eli hâldedirler ve arkalarından kendilerine şehitlik rütbesiyle katılamayan mücâhitler hakkında şunu müjdelemek isterler: ‘Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.’ Onlar Allah’tan gelen bir nimet ve daha üstün bir ihsan sebebiyle sevinirler ve müminlerin mükâfatını Allah’ın zâyi etmediği neş’esi içinde bulunurlar.”(12)

O hâlde, şehitlerin geride bıraktığı yakınları, normal insanî üzüntüsünün ötesinde üzülmemeli, onlar da şehitler gibi sevinmelidirler. Unutmamalı ki, şehitleri üzecek tek şey, geride bıraktıkları dâvâ arkadaşlarının, uğrunda öldükleri dâvâyı ve yakınlarını sâhipsizlik ve ilgisizliğe terk etmeleridir.

Ülkücü Şehitler

Genelde ülkücü bir karaktere sahip olmak, bütün şehitlerin ortak özelliğidir. Çünkü insan, ancak böyle bir karakterin kazandıracağı ivme ile “aşağıların aşağısından” yukarıların yukarasına tırmanabilir. Bu karakterin özünde imânın mayalandırdığı aşk ve sevgi gücü vardır ve insan nefsin büyük bir iştah ve tamahla sahip olmak istediği dünya nimetini, ancak ötelerden gelerek bizi kendisine çeken aşk ve sevgi gücü sâyesinde aşabilir. Bir Allah dostunun ifâde ettiği gibi, “İnsan iki adımda Allah’a ulaşır. Birinci adımda nefsinin üstüne basar, ikinci adımda O’nun huzuruna varır.” İşte Ülkücü, bu adımı atabilen erkek’tir.

12 Eylül 1980 öncesinin sıcak mücâdele ortamında böyle bir adımı atabilme cesâretini göstererek gerçek diriliğe kavuşan Ülkücü şehitlerimiz, bizim en kutlu güç kaynaklarımızdan biridir. Onlar, millet olarak çoraklaşmaya başlayan mânâ dünyamızı çöl olmaktan (Allah’ın izniyle) kurtaran “ilâhî rahmet” çeşmelerimizdir. Onlar bu dâvânın, hedefe doğru uçan zafer kartalının mânevî kanatlarıdır. Eğer onlar Türk milleti adına, Allah rızası yolunda, Anadolu coğrafyasında yaşamanın kan ve can bedelini ödemeseydiler, belki de bugün bu topraklar üzerinde bizim olmayan bir “Anadolu Halk Cumhuriyeti” kurulmuş olacaktı. Kaybedilecek bir Türkiye, Mekke ve Medine’nin de kaybedilmesi anlamına geleceği için, aslında bütünüyle Müslümanlar da kaybetmiş olacaktı. Bu hayatî ilişkiden dolayı rahmetli Mehmet Akif Ersoy “Çanakkale” şiirinde Mehmetçik için “Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi” demiştir. Buradaki kıyas Mehmetçik ile Ashab’ın makam açısından karşılaştırılması değildir. Bedir Savaşı’nda Müslümanlar yenilseydi Medine düşecek ve İslâm daha bebeklik çağında iken yok edilecekti. Aynı şekilde Mehmetçik Çanakkale’de yenilseydi, düşman doğrudan Mekke ve Medine’ye inerek İslâm’ı boğmaya çalışacaktı. Yâni benzetme stratejik açıdan yapılmıştır.

Öyleyse, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Anadolu’nun savunulması aynı zamanda kutsal toprakların da savunulmasıdır. İşte Ülkücü şehitler sâdece Türk milletinin “ebedî bekâ”sını sağlamak için değil, aynı zamanda kutsal toprakların kara ve kızıl emperyalistlerin eline geçmemesi için de ölmüşlerdir. Onlar bütün kahpeliklerin ve tuzakların üstüne sarsılmaz bir imân ile yürümüşler ve Hakk’ın huzuruna “bir gül bahçesine girercesine” varmışlardır.
Ruhları şâd olsun!

Sonuç

Türk milletinin yaşama irâdesinden doğan doğal savunma mekanizmasının örgütlenmiş bir ifâdesi olan Ülkücü Hareket, bu milletin soyadı olan şehitlik kâbiliyetinin uç verdiği hayırlı bir rahmet çeşmesidir. Ülkücü-ler, içlerinden çıkarmayı başardıkları şehitleriyle, dâvâlarının mâneviyattaki kadrolarını da kurarak büyük ülkülerine doğru yürüyüşlerini devam ettirmektedirler. Onlar “Müminlere karşı mütevazı ve alçakgönüllü, kâfirlere (zâlimlere) karşı onurlu ve zorlu, Allah yolunda savaşan ve kınayanların kınamasından korkmayan”,(13) bu özelliklerinden dolayı “Allah’ın kendilerini sevdiği, kendilerinin de Allah’ı sevdiği” seçilmişler topluluğundan olmak için dikenli yollarda yürü- meye devam ederlerken, “zorlaştırmayan kolaylaştıran, nefret ettirmeyen sevdiren” Ahmet Yesevîler’in, Abdülkadir Geylanîler’in, Şâh-ı Nakşibendîler’in, Yunuslar’ın, Hacı Bektaş-ı Veliler’in, Hacı Bayram-ı Veliler’in, Mevlânalar’ın, Dursun Önkuzular’ın, Yusuf İmamoğlular’ın, Mehmet Çaparlar’ın, Gün Sazaklar’ın ve binlerce Ülkücü şehidin kutlu yolunda mücâdelelerini sürdüreceklerdir.
Ne mutlu “sâid” yaşayıp “şehit” ölenlere!.



ÜLÜKÜ OCAĞI DERGİSİ. Şubat-Mart1998
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
cCcebru28cCc
TUĞGENERAL
TUĞGENERAL
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 152
Yaş : 28
NERDEN : Berlin
İŞ/HOBİLER : Öğrenci
KİŞİSEL MESAJ : ...Tanri Dagi Kadar Türk, Hira Dagi Kadar Müslüman...
Kayıt tarihi : 04/08/08

MesajKonu: İLAHİ RAHMETİN YEŞERTTİĞİ ÖLÜMSÜZ ŞEHİTLER   Ptsi Ağus. 18, 2008 10:34 pm

İlahi Rahmetin Yeşerttiği Ölümsüz Çiçekler: Şehitler

Her şeyi insan için, insanı da kendisine kulluk etmesi için yaratan Allah (c.c.), âlemlerin bu en üstün varlığının özünü kutsal bir potansiyelle donatmıştır. İnsanın bu potansiyeli Yaratıcı’nın bildirdiği yol ve yöntemlerle (din ile) emek, sermaye, bilgi, sevgi harmanında işlenerek harekete geçirilirse Adam (Adem) yücelerek insan olmakta ve böylece meleklerden daha üstün bir makama yükselerek Allah’ın yeryüzündeki hâlifesi hâline gelebilmektedir.

Böyle bir insan “aşağıların aşağısından”(1) yukarıların yukarısına tırmanarak “en güzel şekilde yaratılma”(2) seviyesine yükselir ve böylece hayret ve hayranlık makamında ilâhî iş ve oluşlara şâhit olmaya başlar. İşte “şehit” bu makamdaki insanın özel adıdır.

Bu incelikli konuyu “vahyin aydınlığında yıkanmış” İslâm tefekkürü içinde irdelemeye çalışalım.

Yukarıların Yukarısından Aşağıların Aşağısına İniş

Önce seven, sonra da yaratan Allah (c.c.) insanın özünü “kendi ruhundan üfleyerek”(3) yoktan var etmiş ve bu özü bütün ilâhî güzelliklerin yansıma yeri yapmıştır. Bu hâldeki insanın makamı, en güzel şekilde yaratılma seviyesi, âlemi Lahut âlemidir. Bu âlemde bütün ruhlar büyük bir zevk ve huzur içinde birlikte yaşamaktadırlar. Burada üzerlerine ilk nefs elbisesi giydirilen ruhlar, bir aşağıdaki Ceberut âlemine indirilmiş ve burada ikinci nefs elbisesi ile giydirilmişler, sonra da daha aşağıdaki Melekut âlemine indirilerek üçüncü nefs elbisesi ile donatılmışlardır. Buradan halk (maddî) âlemine inen Ruh’a maddî beden elbisesi giydirilerek ruh dünyaya, yâni “aşağıların aşağısına” indirilmiştir.

Bu iniş sürecini Kur’an Tin sûresinde şöyle açıklamaktadır:

“Andolsun incire, zeytine, Sinâ dağına. Bir de bu emin şehre. Biz gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak imân edip sâlih amel işleyenler başka. Onlar için kesilip tükenmez bir mükâfat (kut) vardır...”(4)

Aşağıların aşağısından yukarıların yukarısına doğru tırmanarak ilk yaratılış seviyesine “olgunluğa ve doygunluğa ermiş”(5) olarak saf ve kâmil bir benlikle yükselmenin olmazsa olmaz şartı, imân etmek (imânın altı şartı) ve sâlih amel işlemek (İslâm’ın beş şartı)tir. Aşağıların aşağısındaki insan, esasında mânevî mânâda bir karanlık kuyuya düşmüştür.

Yukarıya Tırmanış

Kur’an’da kıssası anlatılan Yusuf (A.S.) gibi, yedi kat göğün en altındaki, maddî kâinatın yine en aşağısındaki dünya kuyusuna indirilen insan, yukarıdan aşağıya indirilirken, özüne giydirilen nefs elbiseleri (Eğer bu nefs elbiseleri giydirilmeseydi insanın özü indirildiği âlemi yakar, kül ederdi) yüzünden mânevî olarak da en aşağıya, yâni nefs-i emmâre(6) çukuruna indirilmiştir.

Dünya kuyusundan yukarıdaki geniş gün yüzüne çıkmak için sağlam bir imân ipi’ne ve bu iple yukarıya tırmanmak için de sabırla yoğrulmuş bir sâlih amel gayreti ve birikimine ihtiyaç vardır. Böyle bir inanç ve gayretin içinde bulunanları Kur’an “Ahirette zarar verecek şeylerden korunanlar” olarak târif etmekte ve onların temel özelliklerini şöyle sıralamaktadır:

Onlar Gayb’e inanırlar.

- Namazı dosdoğru kılarlar.

- Kendilerine verilen rızktan başkalarına harcarlar, yedirirler.

- Kendilerinden önce gönderilen Kitab’a ve peygamberlere şüphe duymadan yakînen inanırlar.

- İşte bunlar Rab’lerinden olan hidâyet ve doğru yol üzerinde olan ve azabtan kurtulup sevaba erenler’dir.”(7)

Yakînen inanmak, gayret gösterip sâlih amel işlemek ve sonuçta (Allah’ın yardımıyla) aşağıların aşağısından yukarıların yukarısına tırmanarak gerçek kurtuluşa kavuşup büyük sevaba (Allah’ın rızasına) ermek... İşte bütün mesele bu. Şimdi bu konuyu biraz daha açmaya çalışalım.


En son cCcebru28cCc tarafından Ptsi Ağus. 18, 2008 10:38 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
İLAHİ RAHMETİN YEŞERTTİĞİ ÖLÜMSÜZ ŞEHİTLER
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TİYANŞAN :: ÜLKÜCÜ HAREKET :: ÜLKÜCÜ ŞEHİTLER-
Buraya geçin: